19 Eylül 2024 Perşembe

18.09.2024 - Maşuka ile Dayanışma İçin Tyke Kafe'de Tatlı Var!


Tyke Kafe'de tatlı var!

Bu vegan kapkek çeşitleri ve vegan brownie'ler Melissa Gündüz tarafından Maşuka'nın veteriner masraflarına gelir elde edilmesi maksadıyla dayanışma için yapıldı.

Tyke Kafe ve Alsancak 1460 Sokak ahalisinin yıllardır en tanınan kişilerinden biri olan Maşuka'ya ne olmuştu? Yanağında görülen şişlik sebebiyle 28 Ağustos 2024'te Alfa Veteriner'e götürülen Maşuka'nın yanağında tespit edilen dış apsenin alınması için operasyon geçirmiş ve Alfa Veteriner'de bir hafta yatmıştı. Şu anda hâlâ kaşımaya bağlı olarak kapanmaya yüz tutmuş minik bir açık yarasının geçmesini beklerken birkaç gün daha onu evinde konuk etmeye gönüllü arkadaşımız Selçuk'ta kalmakta. Rahat ve iyi.

Sonuç olarak Tyke Kafe'de bir süre sonra tatlı olmasının keyfini çıkarırken aynı zamanda Maşuka'nın 10.450 TL tutan veteriner masrafına siz de katkı koymuş olacaksınız.

Bugün Tyke Kafe'de bulabileceğiniz Melissa Gündüz yapımı tatlılar şöyle:

- Damla Sakızlı Kapkek
- Limonlu Limonlu Kapkek
- Limonlu - Haşhaşlı Kapkek
- Karamelli Brownie


Tyke Kafe'yi hiç bilmeyenler için tarif: Zeynel Ergin Simitçi Fırını'nın arka sokağında. Palmiye'nin altında. 1460 Sokak, No: 28

Maşuka'nın masrafına gelir olması için Selin ve Bora tarafından çizilmiş 2 çeşit kartpostal da yine Tyke'ta satıştadır.




Tyke Kafe: https://www.instagram.com/tykevegankafe/ 

6 Ağustos 2024 Salı

Cubase 5'te Bir Parçanın Çeşitli Ölçülerinde Farklı "Time Signature"lar Kullanmak

Bestelediğiniz eser örneğin 8/4'lük başlıyor ve 5. ölçüden itibaren ise 4/4'lük bir ritme geçmesi gerekiyor ve bunu Cubase 5'de açtığınız dosyada nasıl yapılacağını bulamıyorsanız, kendi kendime çözdüğüm minik bir yöntemi paylaşmak isterim.

"Project" - "Add Track" - "Signature"dan Time Signature kanalını açtıktan sonra, başlangıcı 8/4'lük olarak ayarlamakta zorluk çekmeyeceğinizi tahmin ediyorum. Fakat sonra örneğin 5. ölçüden itibaren 4/4'lük yapmak istediğinizde bunun yapmanın bir yöntemi de görselde kırmızı renkte göreceğiniz küçük "8/4" ibaresinin üzerine tek sol tıklayıp, Ctrl+C yapıp, istediğiniz ölçünün üzerine gelip (bizim örnekteki 5. ölçü idi), Ctrl+V yaptığınızda o 8/4 ibaresi o ölçünün üzerinde de belirecektir. Yeni ölçüde değiştirmek istediğiniz şekilde 8/4'ü değiştirebilirsiniz (bizim örnekte 4/4 idi). İlk baştaki 8/4 ayarı etkilenmeyecektir. Böylelikle 1. ölçüde 8/4 başlamış olan eser, 5. ölçüden itibaren 4/4 olarak devam edecektir. Eğer eseriniz progresif yapılı eserlerde olduğu gibi çeşitli kereler ölçü değişikliği yaşayacaksa aynı yöntemle devam edebilirsiniz.

Bora ŞAHİNKARA
06.08.2024






"Behringer Ses Kartımı Bilgisayarım Görmüyor" Probleminin Çözümü

 



Bilgisayar Behringer USB  ses kartınızı direkt görmezse driver'ı (sürücüsü) indirilip tanıtılması gerekecek. Behringer.com'da, "64 bit USB Audio Driver 2.8.40"ı indirebiliriz. (BEHRINGER UCA 222 sayfasında görünmüyor! Genel bir "Downloads" sayfası var Behringer'in.[1]


O sayfada üstteki kategorilerde "Sub-Type"'ta "Drivers, USB, Audio" seçeneğini seçtikten sonra aşağıdaki sayfalarda; "Description" bölümünde "USB Audio Driver"ları aramalısınız. Onların içinden de "Notes" sütununda 2.8.40 olanı seçiyorsunuz.

Onu indirip, yükleyip, çalıştırıp, driver'ı el ile halletmiş oluyorsunuz. Bilgisayarınız Behringer USB ses kartınızı görmeye başlıyor.

Bora ŞAHİNKARA
06.08.2024





16 Temmuz 2024 Salı

BİR İZ / Gökçe Bahar Oytun

Dudağımın üzerindeki çizgi, doğuştan o bölgenin açık olması sebebiyle atılan dikişin izi. Yani dikiş izim, yara değil. Yara izine döndüğü çokça zaman oldu; ‘genel anlamda kabul edilen’ güzellik algısına yaraşmayan, bu nedenle de ‘tuhaf, kabullenmesi zor, rötuşlanması lazım’ bir şeydi. Bu algının çoğunluk tarafından kabul edilmesi zaman içerisinde benim de söylenenleri kabul etmeme ve ‘defo’ olduğuna inanmama sebep verdi. İlk tepki çocukluğumda gelmişti; ilkokulda benim yaşlarımda tanımadığım bir çocuk okul çıkışında arkamdan “Maymuuun, maymuna benziyooor bakın!” demişti, diğer günlerde de devam etmişti arkamdan bu şekilde bağırmaya. Çocuk acımasızlığı, çocukken başa çıkamadığım bir şeydi. O zamana kadar hiç kendimde bir farklılık olduğunu hissetmemiştim. O acımasız çocuk yıllar içinde büyüdü, pek çok kez şekil değiştirdi ve çoğaldı. Vesikalık çekilmem gerektiğinde “Aman diyim dikiş izimi silmeyin, bana benzemiyor sonra” dememe rağmen rötuşlanan izim için iki kez ameliyat oldum. Ameliyat sonrası “Olmamış, düzelmemiş ama halâ” dedi beni seven ve sevdiğim büyüklerimden biri. “Senin güzelliğini değil, aklını seviyorum çünkü o kadar güzel değilsin, biliyorsun değil mi?” demişti eski sevgililerimden biri. Çoğu zaman varlığını unuttuğum, aklıma bile gelmeyen dudağımın üzerindeki iz, ne çok yorum ne çok eleştiri aldı yıllaaar içinde! Beni öpmek isteyen ama korkan, dikiş izime denk getirmemek için taklalar atan sevgililerim oldu, bu hem komik hem de üzücüydü. Pek tahmin etmezsiniz ama dikiş izimin ve benim övgü aldığımız garip anlar da oldu. Garipti çünkü varlığını unuttuğum ve konu ile alakası olmayan zamanlarda ‘dudağımın üzerindeki yara izine rağmen’ güzel bir kız-kadın olduğum söylendi yine beni seven, benim de sevdiğim birileri tarafından. Birçok yorum ve olay sonrasında, sonunda(!) kendime olan güvenimi etkileyen, fotoğraflarda fotojenik hissetmememe sebep olan bir “yara izi”ne dönmüştü; en fenası da kabul edilmeme hissi oldu galiba. Bu çizimde çellomu kucakladığım gibi; tüm izleri ve yarattıklarını kucaklıyorum.

Gökçe Bahar Oytun
2024


***


(Gökçe'nin yazıdan önce, çizimden bahsettiği ön notu -BŞ)

Sanırım hayattaki olaylar bütününün genelinde de olduğu gibi; görünen ‘bir izin’ ardında oluşan ‘pek çok iz’ var. Sizi bilmem ama ben bu çizimde; coşku dolu, müziğe ve hayata samimiyet ve sevgiyle bağlı, mutlu bir Gökçe görüyorum. Teşekkürler Bora! Maskelenmeden, rötuşsuz halde resmedildiğimi görmek beni çok mutlu ediyor.


Bu çizim pek değerli arkadaşım sevgili Bora Şahinkara’ya ait. Geçtiğimiz sezon “Harika bir repertuar ile müthiş bir konser olacak, kaçırmamalısın!” diyerek heyecanla konserimize davet etmiştim Bora’yı. Sağ olsun davetlerimi kırmaz ve geldiği her konser sonrasında muhakkak kendinde oluşan etkiyi heyecanla dile getirir, yazıya döker. Bu sefer de sahnedeki halimi zihninden hatırladığı şekliyle çizivermiş; hem de kafamdaki kelebekli tokamdan, dudağımın üzerindeki ize kadar tüm detaylarıyla! Bazı izlerden bahsetmek geldi içimden, yorumlar kısmına ekledim.

Gökçe Bahar Oytun, 15.07.2024


21 Haziran 2024 Cuma

"Hov Arek" Müzik Single Kapağı Tasarımı

Sanatçı:  Şevin Tepe
Single: Hov Arek

Kapak Fotoğrafı: Murat Arık
Kapak Tasarımı: Bora Şahinkara (
Yazıtipleri seçimi ve yerleşimi, kadraj)

Kapak tasarımı yapımı 7 Haziran 2024 tarihleri arasında yapılmıştır ve kapak son hâline gelene kadar üretilen 7 varyasyonun 6.'sı tercih edilmiştir.

Single Yayın Tarihi: 21 Haziran 2024



"Uzun Kavak Ne Uzarsın Boyuna" Müzik Single Kapağı Tasarımı

Sanatçı:  Şevin Tepe
Single: "Uzun Kavak Ne Uzarsın Boyuna"
Spotify'da: https://open.spotify.com/intl-tr/album/1Jgxm5MhPImbWEhYUmWLC7?si=q-yX-YOGQ6mijzFAYsecMw 

Kapak Fotoğrafı: Murat Arık
Kapak Tasarımı: Bora Şahinkara (Yazıtipleri seçimi ve yerleşimi, kadraj)

Kapak tasarımı yapımı 25-28 Mart 2024 tarihleri arasında yapılmıştır ve kapak son hâline gelene kadarki 24 varyasyonun 24.'sü tercih edilmiştir.

Single Yayın Tarihi: 12 Nisan 2024


"Coni" Albümü: Kırmızı Kapak

"Coni" albümünün kapağının (enstrümanist isimlerinin font detayının son gün değişmesi hariç) son tasarım şeklini albüm yayınlanmadan 9 ay önce; 12 Mart 2023'te yaptım. Nereden geldiğini hatırlamadığım bir ilhamla albüm kapağında Coni'nin bir çizimini değil, bir fotoğrafını kullanabileceğim ve bunu 'kolaj' tekniği ile oluşturabileceğim albüm kapağı kompozisyonunda kullanabileceğim fikri aklıma geldi. Özellikle kolaj sanatını yakınen keşfetmeme sebep olan Filiz İzem Yaşın'ın yıllardır bildiğim kolaj çalışmaları haricinde rastgele karşıma çıkan kolaj eserleri incelemekten başka düzenli yakın takibimde olmayan ama haberim olan bir sanat dalı olması ve kendimin de belki çeşitli afiş çalışmalarında kullanmaktan başka pek bir deneyimim olmayan sanat dalı olması sebebiyle fazla riske girmeden sadece iki fotoğraftan oluşan basit bir dijital kolaj çalışmasıyla kapağı oluşturmaya karar verdim. 

Fotoğraf kadrajında 'büyük boşluklar'ı kullanma fikrini fotoğrafçı arkadaşım Semih Tokkuzun'dan öğrenmiştim. Fotoğraflarda geniş planda büyük boşlukları kullanmayı sevdiğinden bana bahsettiği günden beri fotoğraf makinesini elime aldığımda arada bir denediğim kompozisyon olagelmiştir. İşte Semih'in bana kattığı bu bakış açısı sayesinde çektiğim bir fotoğraflardan birini buldum. 2017-2018 yıllarında Coni ile benim beraber yaşadığım aile evindeki yatak odamın arka balkonunun baktığı duvarın önünde yatan bir kediyi, kadrajın büyük çoğunluğunu karşı cepheden aldığım duvarla dolduracak şekilde fotoğraflamışım. 2017-2018 yıllarında o dairede bir apartman kedisi olarak yaşayan Coni'nin sık sık arka balkondan dışarı çıktığında önünde bolca vakit geçirdiği bu duvarı kapağın arka planı olarak kullanmak hem anlamı açısından hem de duvardaki desen dokusunun estetiği açısından çok hoşuma giden bir fikir hâline gelmişti. 3 Eylül 2018'de, bundan 5 yıl sonra albüm kapağı olacağından habersiz çektiğim fotoğrafın orijinalinin kadrajını kesip bana oldukça estetik görünen dokusundaki çizgileri daha da belirginleştirecek ve kırmızı bir filtre kullanacak şekilde düzenlemiştim; çok sevdiğim bir fon olmuştu bu. Ve o fotoğrafla aynı yılda, 16 Şubat 2018'de çektiğim bir Coni portresinden Coni'yi arka planından azade kesip alarak, grenleştirip, duvarla aynı kırmızıda tonlayarak kullandım. Bu Coni fotoğrafının orijinalini çok sevmemdeki bir etken de, fotoğrafçı arkadaşım Hicran Akaalp'in bu fotoğrafı gördüğünde çok beğenmesinin benim bu fotoğrafın iyiliğine olan güvenimi arttırması olmuştur.

Neden Kırmızı?

Öncelikle kapakta hakim bir renk olmasını istedim. 2022 yılı boyunca büyük bir keyifle izlediğim Pedro Almodóvar filmlerindeki pastel renk kullanımı ve filmlerin intro bölümlerindeki çılgın pastel kolajlardan büyük zevk almıştım. Renk kullanımı konusunda Almodóvar filmleri kendimle tam da özdeşleştirdiğim parlak, heyecanlı, ironik, ünlemli pastel duygularla bütünleşen bir görselliğe sahipti ve bu kendimi ifade etme konusunda görsel bilincime büyük bir ilham katkısı sundu. Bu katkı için yaptığım tek şey Almodóvar'ın filmlerindeki renk kullanımını (ve tabii çeşitli başka sanatsal üsluplarını) sevip, bu yönetmenin 10 civarı filmini izlemekti bir dönem. Kırmızı deyince aklıma ilk gelen Almodóvar filmleri Türkçe adıyla "Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar" ve orijinal adıyla, Penelope Cruz'lu "Volver". Bu filmler başta olmak üzere, filmlerde tüm pastel renkleri öne çıkarsanız da aralarında bir tane renk vardır ki; o daha da doğal karakteri gereği kendini ister istemez öne çıkaran, lokal ışıklar altında parlayan tam bir sahne insanıdır adeta: Kırmızı. Tematik bir renge yoğunlaşacaksam ve bu işin müziğiyle, görselliğiyle tam bir 'ben'i ifade etmesini istiyorsam, çocukluğumdan beri favori rengim olan ve hatta çocuk aklımla uğurlu renk olarak kendime tercih ettiğim kırmızıyı tercih etmek için fazla düşünmeme gerek kalmayacaktı elbette. 

Belki beni tanıyan arkadaşlarım en çok siyah rengi giymeyi tercih ettiğimi bilir ve favori rengimin siyah değil de kırmızı olmasına şaşırabilir. Fakat, çocukluğumdan beri biliyorum: Kırmızı aşık olduğum arkadaşımsa, siyah birlikte vakit geçirmekten en çok keyif aldığım arkadaşım. Diğer renklerle aynı ışık altında yan yana koyduğumuzda kırmızı kendini ifade etme coşkusuyla dolu bir tutkuyla 'beni izleyin!' enerjisi yayar. Ve bu beni heyecanlandırandır. Bir müzik dinleyicisi olarak da o tutkunun peşinden gidip, en büyük örnekleri, en derinleri, en uçları merak ederim. Heavy metal dinleyicisi olarak yaşamımda en çok, benim için dünyanın en ilham verici heavy metal grubu olduğunu düşündüğüm Metallica'ya odaklanmışımdır bol bol. Ve evet, bana yaşamda en ilham veren en büyük kavramlardan birine minik bir selam, saygı, sevgi ifadesi anlamına gelebilecek olmasından çok hoşlandığım bir detay da şu oldu: Benim diskografimin ilk albümünün, Metallica'nın diskografisinin ilk albümü gibi kırmızı olması.

Son Kapak Tasarımının Öncesi

Albüm kapağının tasarımına ulaşana kadar aylar süren bir çalışma sürecini de sevgili arkadaşım Zümrüt Doğan ile gerçekleştirmiştik. Onun çizdiği bir Coni çizimi ve birlikte karar vereceğimiz bir kompozisyon düşünüyorduk. 21 Ağustos 2022'de başlayan Zümrüt ile kapak çizimi buluşmalarımın 9.'sunda kapak tasarımı küçük dokunuşlar haricinde tamamlanmıştı. 25 Aralık 2022'de ise son dokunuşlarım ile kapak; bir anda fikir değişikliği ile tasarladığım kırmızı kapaktan önceki son hâlini almıştı. Kullanılmayan kapak tasarımı-çizimi 4 ay, 9 adet Zümrüt-Bora buluşması ve ayrıca Zümrüt ile Bora'nın birkaç kez de yalnız çalışmaları şeklinde bir süreç uzunluğunda sürmüştü. 

21 Ağustos 2022'de başlayan süreci de sayarsak 22 Kasım 2022'de son gün detayları şekillenen hâle gelene kadar kapak tasarım süreci 1 yıl 3 ay sürmüş oldu. Ve ilk kapak görseli taslağını yaptığım 6 Kasım 2022 ile son halini yaptığım 22 Kasım 2023 günleri arasında son hâle ulaşana kadar, kimileri birbirinden bambaşka görselliğe sahipken, kimileri de ufak değişikliklerle denediğim varyasyonlardan ibaret olan toplam 128 adet kapak taslağı tasarladım. Albüm kapağı olarak seçilen ise 127 no'lu çalışma oldu.

Bora Şahinkara
25 Kasım 2023



"Coni" Albümü: 24 Saat Kala Aklıma Gelen Yazıtipi

5. ve son parçanın stüdyodan teslimatını alacağım günün bir gün öncesinde (20 Kasım 2023) Tyke Kafe için hiç üzerime vazife değilken gerek görüp bir "Açık" tabelası yapmayı düşünmüştüm ve hızlıca kalın marker'la kese kağıdı üzerine havalı ve doğaçlama bir yazıtipi ile "Açık" yazmıştım. Ertesi gün (21 Kasım 2023), yani tüm parçaların stüdyodan teslimatını alacağım günün sabahında "Ya bu tabela yeterince estetik olmadı" diye düşünüp, tabelanın yazıtipini dijitale aktarıp bilgisayarda biraz değişik arka planlar üzerinde falan denedim ve görselliği de gittikçe hoşuma gitti. Öğleden sonra uzanıp şekerleme yaparken bir anda sanki bu tabela için öylesine hızlıca çiziverdiğim yazıtipinin albüm kapağındaki font'tan daha güzel olabileceği aklıma geldi! Biraz daha düşününce "Coni" başlığı için çizdiğim font son derece içime sindiğini ama daha zayıf ve okunaksız gözüken enstrümanist isimlerinin tabelada kullandığım yeni font'la isimlerini tekrar yazabileceğimi düşündüm. Önce, daha sonra marker'la üzerinden geçmek üzere kurşun kalemle başladım "BORA ŞAHİNKARA" yazmaya. Yatay duran yan yana 2 adet A4'e sığacak büyüklükte yazdım. Tabela fontundaki gibi kelimelerin ilk ve son harfini daha büyük ve kuyruk veya boynuzlara benzeyen daha komplike şekilde çiziyordum. Sonra "EZGİ TEKİN"i bitirdim. Ama yeterince içime sinmemişti. Bazı harfler daha güzel olabilirdi. Silgiyle düzeltmeler denedim ama bu çok vakit alıyordu, daha 6 kişinin adı vardı, saatler sürecekti, son gün başıma iş çıkarmıştım. Biraz canım sıkıldı ve mola niyetine kafamı boşaltmak için Metin Erksan'ın 1974'te, orijinalinden bir sene sonra çektiği uyarlama "Şeytan" filmini izlemeye başladım. Filmden sonra bir anda şuna karar verdim: Kurşun kalemle hiç taslak yapmadan, kağıda düz satır çizgileri bile çizmeden boş bir beyaz A4 kağıdına kalın marker'la doğaçlama bir şekilde 8 ismi alt alta yazıvereyim ve bitiversin şu zahmetli iş, diye düşündüm. Eğer olmazsa ikinci, üçüncü kez denerdim. İlk ve son harflerinin afilli uzantılara sahip olmaması gerektiğine karar vererek alfabetik şekilde, alt alta yazmaya başladım, aynı harfler birbirine benzese de her harfin detaylarına doğaçlama karar verdim. Yazmayı öğrendiğimden beri çocukluğumda, ilkgençliğimde falan kağıtlara zevkine değişik yazıtipleri çiziktirme hobimin bana hiç düzenleme yapmadan tek seferde içime sinen bir iş çıkmasına yardımcı olduğunu hissettim. Ve bir de 2022'de Zümrüt Doğan'la yaptığımız çizim buluşmalarında ondan öğrendiğim ve bizi hareketsiz kılan bir mükemmelliyetçiliği aşıp da "Sulu boya ile kağıda çiz ve renklerin senin beklemediğin şekilde dağılıp, tonlandığını gör bakalım ne olacak!" şeklinde doğaçlama girişmeye dair cesaret kültürü de beni besleyen büyük etmenlerden bir diğeri olabilir. 

Tek seferde yazıp, dijitale aktarıp, kapağa monte ettim ve bir gün sonra (22 Kasım 2023, albümün dijital platformlara gönderilme günü) artık tarihe böyle kalacak olan albüm kapağında bu yazıtipini kullandım. Bir buçuk yıldır üzerinde çalışılan kapaktaki enstrümanist yazıtipini bir gün kala karar verdim ve Cliff Burton'ın "Pulling Teeth" adlı bas solo eserinin kayıt başında o çok havalı bulduğum "Bass solo - take one!" anonsunu bana anımsatan şekilde tek seferde çizip, tam kağıda çizdiğim gibi kapakta kullanma detayı da çok hoşuma giden bir detay oldu bu hikayede.

Bora Şahinkara
24.11.2023 

Görseller:
1. 20 Kasım 2023'te hiç aklımda yokken yaptığım Tyke Kafe "Açık" tabelası.
2, 3, 4. 2003'te hobi olarak yaptığım yazıtipi koleksiyonum.
5 ve 6. 21 Kasım 2023'te albüm kapağındaki enstrümanist isimleri için, bir gün önce yaptığım Tyke'ın tabelasından esinlenerek ortaya çıkardığım yazıtipi. Bir gün sonra da kapağı teslim ettim!













14 Haziran 2024 Cuma

Kendi Şarkısında Dans Edenlerle Sıradan Temaslar - Bora Şahinkara & Emir Eren

Fotoğraf: Hicran Akaalp, 3 Haziran 2018


Not: Emir Eren'in, 28 Mayıs 2024'te, Özgürlükçü Gençlik sitesinde yayınlanan "Bir Satranç Maçı ve Gençlik Mücadelemiz" yazısına yorum olarak yazdığım e-posta metnidir. Aşağıda da cevap yazışmaları vardır.


***

"Kitlesel örgütlenme" ile ilgili düşüncemi sözlü olarak açıklamıştım. Anlayışlarımızı biraz da hayali şema çizerek tartışmıştık. "Herkesin kendi şarkısında dans etmesi" meselesini kendimce nasıl bir yere oturttuğumu düşünüp yazayım..

Şuradan bir örnekle gireyim: 2016 yılında bir arkadaşımdan duyduğum "Politik doğruculuk yapacağız diye temasları kesiyoruz" şeklinde bir tespiti benim için önemli bir hatırlatma olarak aklımın bir kenarında durmuştur hep. Karşımdakini bana, benim işime, benim örgütüme/kolektifime sıkı sıkıya örgütleyip örgütlememe kısmına değil de, 'temas kurmak' kısmına meraklıyım daha çok. Ben ojesiz evden dışarı çıkmam, öncelikle benliğimi ortaya en hakkım olan şekilde koyarım; sonra da Tyke Kafe'nin önüne oturup çay içen kır saçlı ve örneğin veganizmden gayet uzak sade vatandaş eğer ki muhabbete teşne ise giderim ojelerimle onla gayet sıradan muhabbetimi kurarım. Ve de bu temasa ilgiliyimdir. Normal günlük hayat akışında pek de yollarımın kesişmeyeceği karakterlerle günlük sıradan muhabbet kurabilmek benim için ilgi çekici bir deneyimdir, merak ederim. Mesela bir muhabbet örneğimi hatırlıyorum: Hanefi Abi vardı mahalleli. Çok da konuşkandı. Bir gün bir arkadaşıyla kafe önünde muhabbetinde hapishanelerin duvarlarının bile içeri uzun süreli girenlerin çeşitli açılardan sağlıklı çıkamayacağı şekilde tasarlandığına dair ilginç bir tespitini anlattığına kulak misafiri olmuştum. Birkaç gün sonra onla otururken, bu konuyu açtım ve anlattırdım. Çocuklarından biri belalı işlerle uğraşan, kendisi de bir dönem biraz tehlikeli biri olmuş ama o işleri çoktan bırakmış ve bize son derece saygılı, sevgili davranan Hanefi Abi gibi birini nereden bulup da, hapishaneler hakkında bu kadar rafine bir tespiti dinleme fırsatım olacaktı. Örnekten çıkıyorum: Günlük hayatta karşılaşma ihtimalimin düşük olduğu her karaktere sadece nazik bir "merhaba merhaba, çay şu kadar, evet bugün de hava sıcak" gibisinden diyalog bile kursam ona ojesiyle, göz makyajıyla, şekilli sakalıyla kendini gerçekleştirme konusunda yaygın normatif şeylere uymayan biri ile günlük sıradan muhabbet etme deneyimini yaşattırmak beni mutlu ediyor. Sırf çıkıp herkese "merhaba, kolay gelsin, şu bu" demek için bile hayatım boyunca oje sürerim herhalde. Peki ben bu karakterlerin örneğin cinsiyetçi küfür ettiğini görmüyor muyum, antikapitalist bir eylemliliğe veya oluşuma katılmasını sağlamanın atomu parçalamaktan daha zor olduğunu bilmiyor muyum, biliyorum. Bunları dönüştürmeye çabalamak yerine ojeli biriyle muhabbet ettirtiyorum onları. Politik doğruculuğu bir kenara koyup, teması sürdürüyorum yani işte ilk alıntı cümlede söylendiği gibi.

"E bizim bütün mücadelemizin en önemli meselelerinden biri bu insanları dönüştürmeye çabalamak değil mi?" sorusu akla gelecektir belki. Bence hayır. Kendi şarkılarında dans etsinler. Ama bizle saldırgan olmayan, bizi dönüştüremeyecekleri türden bir temasta olsunlar. Çaylarını dönercide değil vegan kafede içsinler yeter mesela. Niye şu kısacık insan ömründe insanları tartışarak radikal dönüşümlere ikna etmeye çalışıyoruz ki? Kapitalizm de, apartman apartman, kapı kapı dolaşıp, siyah takım elbiseli insanlarla "Bankalara paranızı yatırın, AVM'lerde takılın, sosyal medya hızında mahvolun, liberal ekonomiyi savunun, zenginlere saygı duyun" diye broşüler dağıtmadı, üzerlerine "I love kapitalizm" önlükleri giymedi, "Yaşasın kapitalizm" diye megafonlarla sokaklarda sloganlar atmadan dönüştürdü milyonlarca insanın yaşayışını daha tüketken bir biçime doğru.

Kendimizi gerçekleştirmek tutkusu.. Mesela benim hayatımın temalarından biri rock'n roll. Bu bireysel bir hayal de değil; bu kendini gerçekleştirme arzusu insanlarla birlikte olması gereken bir arzu benim kafamda. Aynı zamanda insanlar da kendini gerçekleştiriyor olsun. Onlar da bunu insanlarla, temaslarla yapmayı hayal ediyor olsun. Onlar da kendi bulunduğu yerde, kendi istediğini ama birileriyle temasla gerçekleştirme kültürüne, kendini üretme kültürüne örgütlensin. (Tüketkenliği ve bireyselliği dayatan kapitalist kültürde delikler açıyoruz işte. Kapitalizm bu yaptığımızdan hoşlanmıyor hiç.)  Hayatta özne olma, tüketken değil üretken olma, yalnız değil insanlarla gerçekleşme kültürünü kendi bulunduğu yerden ayrılmadan yaşamaya heves etsin yeter. Bunun için en iyi yapacağımız şey kendimizi gerçekleştirme tutkusu, insanlarla gerçekleştirme tutkusu. Üretkenlikler öyle sihirlidir ki yolumuz gerektiğinde kesişecektir. Ve isyan öyle sihirlidir ki o an geldiğinde yollarımız organik olarak kesişecektir.


"Dönüştürücü bir ilişki kurmak" formatını, çok daha geniş, yavaş ve yumuşak bir perspektiften ele almaya çalışıyorum sanırım. Ezber yöntemleri bozmak üzerine radikalce gittiğimde sezgisel bilgilerim beni buralara getirdi.

İnsanları kendini gerçekleştirme tutkusuna, üretkenliğe, sıradan temasları çoğaltmaya örgütlemeye çalışmak.. Kapitalizm bu üç kavramın tam tersi üzerine kendini inşa eder.. Dediğim üç kavram kapitalizmin en büyük tahakküm enstrümanlarından bazıları olarak kullandığı "yabancılaşma"ya da, "korku" kavramına da panzehirdir..

***

Üslupta benzetme metaforu üzerine kurgulama becerin hoşuma gitti. Ama sol örgüt dergisi makalelerinde üslupların biraz birbirine benzemesi sorunsalını da görüyorum. Üslupta özgünlüğü bir makaleye yansıtmak daha zor, bir şarkı sözüne yansıtmak daha kolay gibi gözükebilir ama belki benzetmelerle anlatma, metaforlar, kelime tercihleri, belki bazen 6 yaşındaki bir çocuğa anlatma hedefi ile kurgulanmış bir üslup denemeleri derken; yavaş yavaş senin yazıların okunduğunda "Bu Emir'in karakteristik kalemi" densin isterim şahsen.

İki sanatçı örneği vereyim.. Mesela Ferhan Şensoy.. Özellikle "Ferhangi Şeyler"de kusasın gelecek kadar sorunlu bölümler olmasına rağmen, gerekirse durdurup kusulacak yerlerde nefes ala ala izlemeni tavsiye edebilirim. Son derece berbat problemli yerlerini boş verip, üslubundan, kalemin kıvraklığından ilham alıp, o kıvraklıkla ileride sen daha iyi vizyonlu metinler, şarkı sözleri yazabilmen için bile izlenmeli bence...

İçinden Tramvay Geçen Şarkı
https://www.youtube.com/watch?v=hAKEUgHo4Xk 

"Soru-Cevap" podcast'i:
​​​​​​​https://open.spotify.com/show/5SdclRtJZvv0Ic4Me6HfN2?si=60249cb0759e496e 

Ferhangi Şeyler
​​​​​​​https://www.youtube.com/watch?v=NvZkjmfgliY 

Ursula Le Guin ise edebiyatta en ilham verici anarşist ütopyaların yazarı olarak anılır. Öyle ki teori kitaplarından tam kavrayamadığın bir tahayyülü onun öyküleriyle icra edebilmeye başlarsın. Peki ben Ursula Le Guin'in bir röportajında mesaj vermekle ilgili ne cevap verdiğini duydum dersin: "Ben mesaj vermem." Benim sanatımı yaparken ulaşmaya çalıştığım muhteşem bir mertebe.


Bora Şahinkara
06.06.2024

***

Hocam öncelikle bu muhabbet için sana minnettarım. Yazımın kişi üzerinde düşündükleri hususunda kimseden bir geri dönüş almamıştım. Ben de senin yazdıkların üzerine kısa bir örnek vermek istiyorum konuya ilişkin. Az önce ev arkadaşımın uzun süredir sancılı giden ilişkisinin bitişine şahit oldum(sanırım bitti toksik ilişkilerde pek anlayamıyoruz malum) ve yanında oturup onun bana anlatmak istediklerini dinledim. Siyasal olarak ortak bir çizgide yürüdüğüm bir dostumun kendini yalnız hissettiği anda yanında olmak ve sadece susmak bana çok ilginç duygular hissettirdi. Birbirimizin en açık kalp ağrısına yabancılaşmışsak nasıl dönüşümü tartışabiliriz ki?

İlişkilere dair muazzam kafa yoran biri olarak orada ona didaktik bir konuşma yapabilirdim ama onun konuşmasını ve kendi sözünü aktarmasını tercih ettim. Gecenin sonu bol müzikli,suskunluk içinde ama samimi ve organik devam etti. Kişilerin kendi seslerini bulması ve kendi şarkıları eşliğinde dans etmesi bence bir örgütlülük haliyle taban tabana zıt değil. Hatta aslında birbirine çok kuvvetli bir biçimde bağlı. Belki de kişiyi özne olması yönündeki praksis sadece onu siyasal anlamda donatmakla değil,kendi hayatında söz sahibi olan bir birey haline gelimini kolaylaştırmakla mümkün olabilir. Bu bazen bir suskunlukla olur bazen sürülen ojeyle :)

"Emir'in karakteristik kalemini" yazma serüveninde var edeceğim ve bu tarz sohbetler bunu geliştirecek eminim. İyi geceler ✌🏽

Emir Eren
08.06.2024


***

Sessizlik de iletişime dahildir.

Yaşadığın örnekteki tutumunu ve üzerine düşündüklerini harika buldum.

Ben de minnettarım. Günümüz hız dünyasında kaç kişi samimiyetle düşünmeye, samimiyetle okumaya, samimiyetle başka insanların düşünceleriyle derinlemesine çarpışmaya uzun vakitler ayırıyor ve bu karşılaşmaların nereye götüreceğini merak ediyor ki. Söz gelimi bu insanların birbirini 'gönül'lü olarak derinlemesine tanımak istediği aşk bağlamında bir iletişim, bir vakit ayırış da değil. Saf düşünme tutkusu.. Düşünme ödevine değin saf bir samimiyet. Senle karşılaşmak yaşam sevinci dolu ve heyecan verici. Teşekkür ederim!

Bora Şahinkara
09.06.2024 


***

Bu yazının seslendirilmiş hâli şuradan dinlenebilir: https://www.youtube.com/watch?v=oqmDC1tzLDQ

10 Mart 2024 Pazar

4 Mart 2024 KODA Konseri Üzerine

Konser günü öğleden sonrası saatlerinde, o gün akşam sahneye çıkacak Karşıyaka Oda Orkestrası (KODA) müzisyenlerinden arkadaşım Gökçe Bahar Oytun'un aramasıyla telefonum heyecanla çaldı. (Her seferinde aynı çalan telefon zil sesi nasıl bu sefer 'heyecanla' çalabilir diye soracak olursanız, onu 'telefon acı acı çalıyordu...' diye betimleme yapanlara sorun. Bir telefon acı acı çalabiliyorsa demek ki yeri geldiğinde heyecanla da çalabilir.) Akşamında konseri olan bir arkadaşımı normalde benim aramam gerekse "Bugün konseri var. Akşama odaklıdır. Aramayayım" diye mümkün olduğunca bundan kaçınacakken, Sevgili Gökçe'nin gün içinde bana beş dakikasını ayırıp, bu konserin çok keyifli olacağını, gelebiliyorsam kaçırmamam gerektiğini, hatta sert müzik hayranı olan beni yakalamak için özenle mi seçtiğini bilmediğim bir benzetme ile barok döneminin 'rock star'ları gibi isimlerden bir seçki olduğunu, şefin bolca eserlerin hikâyelerini anlattığını özenle anlatarak beni heyecanla bu konsere davet etmesi beni çok mutlu etti. Ben ise bir önceki KODA konserini izlemiş, bugünlerde de biraz işlerimin yoğunlaşması sebebiyle konser duyurusunu görmüş ama 'bu akşam çalışmama yoğunlaşayım' diye bir karar vermişken, bu konseri Gökçe'nin özellikle telefon etmesi sayesinde mutlaka izlemeye karar vererek, karşı taraftan vapura binip Bostanlı Hikmet Şimşek Kültür Merkezi'nin yolunu tuttum. 

Vapurla gelirken barok dönemde kimler varmış diye baktığımda Vivaldi, Bach, Handel gibi tanıdığım ve çok beğendiğim isimleri de görüp, keşke en bilinen en sevdiğim eserlerini çalsalar, bu eserleri sahnede canlı izlemiş olsam ne güzel olur diye içimden geçirmiştim konser öncesinde.

Gökçe Bahar ile tanıştığımız Mart 2023'ten itibaren geçtiğimiz sezon 4 kez izlediğim KODA konserlerinden sonra, bu sezon da bu konser hariç iki kez daha izlemiştim ve sanki bu sezon KODA konserleri artık daha da kalabalık bir seyirci kitlesine çaldığını, her konserde neredeyse veya tamamen kapalı gişe (sold out) olmaya başladığını gözlemliyorum. Artık yaklaşık 45 dakika - 1 saat öncesinden kültür merkezi binasında olmamanız hâlinde salona zar zor girip, en keyifsiz açılardaki koltuklara mecbur kalabilirsiniz. Gözlemlediğim kadarıyla orada oturmuş bir kültürün sürmesine işini en güzel şekilde yaparak katkı sağlayan KODA, Karşıyaka'da -hele ki klasik müzik için önemli sayılacak bir sayıda- bir kitle tarafında çok seviliyor.

KODA konserlerinde daha önce iki kez İbrahim Yazıcı'nın şefliğinde gözlemlediğim 'eserlere dair notlar anlatma' sunumlarını, içerisinde şarkı sözü ve hatta başlıklarında bile pek çok kez bir tema ismi barındırmayan klasik müzik eserlerinde çok önemsiyorum. Şefin eserlere dair anekdotlar anlattığı konuşmaları bolca yapmasının parçaların bağlamlarını bilerek ve daha iyi bağ kurarak dinlememizi sağladığını düşünüyorum ve bundan büyük zevk alıyor ve önemsiyorum. Bunu daha önce gördüğüm tek örnek İbrahim Yazıcı iken 70 yaşındaki İngiliz şef Howard Arman'ın eserlere dair konuşma eylemini bir başka güzel tatta sergilediğini gördüm. Programda küçük bir değişiklikle Georg Muffatt'ı öne alarak konsere başlarlarken Howard Arman'ın iyi bir mizah da içeren, yer yer teatral ses tonu kullanımları da içeren çok kuvvetli hitabetinin yanı sıra çevirilerini salona ileten KODA'nın kemancıları arasında genellikle seyirciye göre sol tarafta seyirciye en yakın kısımda görmeye alışık olduğumuz Deniz Toygür'ün de bir o kadar neşeli çevirmenlik performansı ile iyi müzik dinlemenin yanı sıra çokça güldüğümüz bir akşamı da yaşamış olduk.

Parçaların bağlamını bilerek dinlemenin verdiği keyfi zaten yaşıyorken Howard Arman'ın sunumu bana o kadar ilginç ve nitelikli geldi ki konser dinleme deneyiminin yanı sıra kendimi aynı zamanda bir workshop'ta (müzik atölyesi, müzik dersi) gibi de hissettim. En aklımda kalan eser sunumu Heinrich Ignaz Franz von Biber'den "Battalia"nınkiydi. Tıpkı bir eseri analiz ettiğimiz müzik dersi veya bir 'workshop' içindeymişiz gibi, eserin her bölümünün arasında durdurup, sıradaki bölümünün hangi resmi betimlediğini anlatarak ilerlemesi benim hayatımda ilk kez gördüğüm bir stildi. Aklımda en çok kalan sunum olan Battalia'nın sunumunun nasıl ilerlediğini şöyle anlatmaya çalışayım: Battalia'nın genel olarak temasının ne olduğundan ve bestecinin eserin her bölümünü kafasında resim resim canlandırdığını ifade ettikten sonra parçanın ilk bölümünün günün sabah saatlerini betimlediğini ve tavuk seslerini betimleyen figürden bir örneği bir enstürmaniste kısaca çaldırmasının ardından ilk bölüm çalındı. Bölüm arasında müzik durdu ve sıradaki bölümü anlatan konuşma başladı. Şarkı söyleyen askerler betimleniyordu. Askerler birer müzisyen olmadıkları için kulağa özellikle kakafonik geleceğini, enstrümanistlerin yanlış çaldığını zannetmememiz gerektiği konusunda bizi uyardı. Ve bölüm çalınırken o an geldiğinde kulaklarını tıkadığı jestleriyle uyumsuz sesli bölüm hakkında küçük bir espri yapmayı da ihmal etmedi. Bu bölüm bittiğinde yine müzik durdu ve konuşma başladı. Sıradaki bölüm askerleri uğurlayan kadınların üzüntülü konuşmalarını, hallerini tiz sesli partisyonlar betimleyecekti. Ondaki sonraki bölümde savaş ve top sesleri.. Yine bölüm öncesinde bir-iki örnek top sesinin kontrbasın nasıl betimlediğinin örneğini çaldırdı. Ben bir dinleyici olarak keyiften eriyordum koltukta.

Purcell'den "The Fairy Queen", Handel'den "Alcina"nın bale müziği bölümü, Warlock'tan "Capriol Suite" şeklinde ilerleyen konser seçkisinde her eserin açıklanması "Battalia"da olduğu gibi bölüm bölüm şeklinde olmasa da eser başlarındaki bir saniye bile sıkılmadığımız konuşmalarla devam etti. 

Battalia'daki bölümleri kese kese yapılan sunum şeklinden öyle etkilendim ki; acaba bunu, belki en azından özel bazı etkinliklerde nadiren yapmak üzere, Gökçe Bahar Oytun'un da çello partisyonunu kaydettiği "Mülteci" isimli, 10 dakika süren ve enstrümantal bölümleriyle kafamda resimler çizdiğim bir parçamın canlı performansında ben de ilk 5 dakika süren sözlü kısmı bittikten sonra parçayı durdurup, sıradaki 5 dakikalık enstrümantal outro'sunun bölüm bölüm neleri anlattığını anlatıp çalmaya öyle devam etme işini uygulayabilir miyim bizim olası konserlerimizde diye düşündüm.. Progresif hard rock türünde bir eserin canlı performansı için 'progresif' kelimesinin hakkını verecek bir hareket olabilirdi sanırım hard rock kültürü içinde.



Beni telefonla arayıp çağıran Sevgili Gökçe Bahar; onun sayesinde takibe aldığım Karşıyaka Oda Orkestrası; İzmir'e ilk kez misafir olan Şef Howard Arman sayesinde ilham verici müzikal bir deneyim daha yaşadığım için teşekkür ediyorum.

Konserin sonundaki bis gibi ben de biste Caprion Suite'in (tabii ilk dinlemenin verdiği izlenimle ancak) en sevmiş olduğum bölümü olan en son bölümünün biste tekrar çalınmasından aldığım keyfi not düşerek söyleyeceklerimi bitireyim.



Bora ŞAHİNKARA
10 Mart 2024



  









Fotoğraflar: @gunlukkarsiyaka



Setlist.fm'de 4 Mart 2024 KODA Konseri: https://www.setlist.fm/setlist/karyaka-oda-orkestras/2024/hikmet-imek-sanat-merkezi-karyaka-turkey-4baa9b22.html

11 Şubat 2024 Pazar

Kedi İşleri: Kaç Kediye Bakıyorum?

Yıllardır bana sorulan ve cevabını net bir sayı olarak veremediğim soruya açıklık getirmeye çalışayım ve baştan alıp, şöyle bir hesap yapmaya çalışayım da bu soruyu merak eden herkesin kafası bir nebze berraklaşsın bakalım..

Hayatımın ilk 29 yılında canhıraş kişisel alanımı koruma mücadelesi verdiğim aile, devlet ve çeşitli otorite odakları karşısında durumlarım böyleyken bir de bir hayvana bakmaya karar vermek gibi büyük bir sorumluluk için koşullarımın uygun olmadığını düşünüyordum. Bu sebeple 2017'ye kadar yaşadığım eve arkadaş olarak alıp da düzenli olarak bakma sorumluluğunu üstlendiğim hayvan sayısı sıfır oldu.

2017: CONİ

12 Haziran 2017'de aile evinde yaşıyorken ilk bakmaya başladığım kedi arkadaşım Coni oldu.


9 Temmuz 2018, Coni

2018: MAHALLEMİN KEDİLERİ

2018'de, yani 30. yaşımda aileden ayrı bir müstakil eve çıktım. Bu ev, sokakta yaşayan kedileri de, kapı-pencere açıksa, girip çıkabilecekleri şekilde konuk ediyordu. Bu yeni kültür ile karşılaştığımda besleme yapma konusunda bir karar vermem gerekiyordu. Sorunsal şuydu benim için: Acaba evimin çevresinde yaşayan kedilere düzenli olarak besleme yapmaya başlarsam, o ondan duydu, o onu çağırdı, bir tanesi doğurdu, diğeri kayınçosuyla geldi derken acaba bakmak zorunda hissettiğim kedi nüfusu sonsuza kadar artar mı? Benim için bilinmez bir deneyim olanı tercih ederek riske girip, mahallenin kedileri ile dayanışmayı seçtim. Kısırlaştırma politikası da dayanışmanın bir parçası idi. (Ki eğer bu konuya dair etik tartışma açılacak olursa o ayrı bir yazının konusu belki ama bir cümle ile geçersem de "Kediler için en etik tercih olarak 'kötü' ile 'daha kötü' arasında 'kötü'yü tercih etmek zorunda kalmak" derim). Riske girip, doğru olanı yaptığımda korkulan falan olmadı; her zaman mahalleden çeşit çeşit kedi arkadaş uğradı ve günlük sirkülasyon olarak ortalama 15 kedi eve uğramakta.

Ben evde yaşamaya başladığımda o evin gediklisi olan ve beni aralarına kabul eden; elbette aslında o sokakta yaşayan ama bir ev kedisi gibi de yaşamayan; Fırat ve Tarçın oldu. Bu arada taşındığım ilk aylarda, yeni evimin onun için yeteri kadar konforlu ve uygun olmadığını düşündüğüm için Coni aile evindeydi.

Yeni müstakil evde Fırat ve Tarçın gibi sokaktan başkaca yeni kediler pencereden gelip, eve uğramaya başlamışlardı. Bunlardan ilkine "Misafir" adını koymuştum. Evime gelen yabancı tatlı misafirlere henüz alışık değildim ve heyecanla ilkine bu ismi uygun görmüştüm. Zamanla başka birkaç kedi ile daha bu şekilde tanıştık.

İlkbahar 2019'da Coni'yi yeni evime taşımıştım. Coni, 2020 yılına kadar, sokaktan alıp benim hayatıma soktuğum tek kedi iken; diğer arkadaşlarım beni hayatlarına sokan kedilerdi.

Coni, maalesef FIP virüsü sebebiyle, teşhis konduktan sonra 8 aylık bir tedavi-bakım süreci sonrası; 6 Ocak 2020'de aramızdan ayrıldı.

Haziran 2020'ye kadar yine sadece beni kendi hayatlarına konuk eden arkadaşlarım kalmıştı. Kendileri uğramayı tercih ederlerse yesinler diye düzenli olarak evin merdivenlerine mama koyduğum ve sağlıklarıyla ilgili olduğum arkadaşlarım, istedikleri zaman yaşadığım evde de uyuyabiliyorlardı.


29 Haziran 2020

2020: DİEGO, LEO, PUDRA, PEDRO, DÜBEŞ, LİLİ, ZİZİ, MORÎ

Eve gelince dışarıdan gelen ve ilk tanıştığım Misafir, 3 Haziran 2020'de 4 tane bebek doğurdu evimin neredeyse içine. Zaten 3. gün onları bizzat evin içine taşıyıp, evde bakmaya başladı. Maalesef onlara 14 gün güzelce baktıktan sonra bebekler 15 günlükken Misafir bir tarifk kazası sonucu hayatını kaybetti ve kendilerine yetemeyecek 15 günlük bebeklerin sorumluluğu benim bakımıma kaldı. Yaklaşık 45 günlük olduklarında kuru mama yiyebilmeye ve tuvaletlerini kuma yapmayı öğrenene kadar 4 bebeğe uyku fakiri geceler, yaz sıcağı ve neredeyse bir 'kendi hayatımdan vazgeçiş' içeren bir 30 günlük süreçte ben anne sütü muadili süt tozlarını biberonla içirip, tuvaletlerini yaptırdım. Coni'den sonra benim hayatıma teşrif eden bu dörtlünün isimleri: Diego, Leo, Pudra ve Pedro idi. Bu dört kardeş 45 günlük süreçlerini sağlıkla yeni aşmışken tam o sıralarda onlardan bir boy daha büyük olan ve onlarla beraber doğmuş bir kardeş gibi alışık bir ilişki kuran, ismini bu ekibe beşinci olmasından ilhamla anneannemin koyduğu Dübeş geldi. 

18 Haziran 2020. Pudra 15 günlük.

Sorumluluğuma aldığım 5 kedi ve sorumlulukla baktığım mahalleden diğer kediler mevcuttu artık. 2020 Kasım'ında ise mahalleden eski komşum "Ali" diye bir sorumsuzun elinden aldığım 3 kardeşi daha evime getirdim: Lili, Zizi, Morî. Sokağımızın kedileri haricinde sorumluluğuma aldığım kediler 8 olacaktı ki; çok sevdiğim bir arkadaşım, Arzu Sert, 4 kardeşten Leo ve Pudra'yı sorumluluğuna aldı ve bende sokaktakiler hariç 6 kişi kaldı 2020'yi bitirirken. (Arzu sonra yurtdışına taşındı, çok üzülerek Leo ve Pudra'yı son derece güvenli bir şekilde İzmir'de bıraktı ve o iki kardeş günümüzde Buse isimli bir arkadaşımda yaşıyor.)

4 Aralık 2020. Lili ve Morî.

Mayıs 2021'de birkaç günlüğüne Samsun'a, şehirdışına çıkacakken Lili-Zizi-Morî'yi apartman daireli bir arkadaşıma ve Diego-Pedro-Dübeş'i de bahçeli evli başka bir arkadaşıma emanet etmiştim. Son derece sorumlu olan bahçeli evli arkadaşlarımın hiçbir kusuru olmadığının altını çizerek, benim yanlış kararımın sonucunda onların benim olmadığım günlerde misafir kaldıkları evde dışarı çıkmalarına izin vermiştik ve Pedro ve Dübeş maalesef bizi çok üzerek, evden kaçıp, kaybolmuşlardı. Çok defa o sokaklarda aradık. İkisi birden kaçtıkları için ikisinin de başına kötü bir şey gelmediğini tahmin ediyoruz ve kendilerine beslenip, bakıldıkları konforlu bir ortam bulduklarını umuyoruz.

Sokaktakiler hariç baktığım kediler 4'e düşmüştü..

2021: DİNGO, LUNGO, PETİTO

2021 yılı bitmeden, bir üst mahalleye taşınan eski bir komşum bana Dingo ve Lungo adını verdiğim çocukları getirdi ve kendim seçerek baktığım kedilerin sayısı yine 6 oldu. 2021 yılında yine bir komşumun bana gösterdiği minicik bir çocuk kedi iken tanıştığım ve maalesef 2023 yılının sonlarından itibaren hiç sokakta görmemeye başladığım Petito da 7. idi.

2022 yılında Yiğit Şimşek'ten Pinokyo'yu aldım ama o ilginç bir şekilde kusa sürede benle teması keserek bir alt sokakta yaşamaya başladı. Günümüzde hemen bir alt sokağımda, tam olarak hangi bölgede yaşadığını biliyor ve hâlâ orada görüyorum. Sağlıklı. Tahmin ettiğim kadarıyla düzenli besleme yapan bir evin çevresinde takılıyor. Benden mama bile yemeyecek kadar uzak olduğu için onu baktığım kedi olarak sayamam.

2022: KİMYON, CİNO BİTTER

2022 yılında sorumluluğuma aldığım iki kediden biri dörtyol ağzının orada minik bacaklarıyla koşuştururken güvenliğinden endişe ettiğim için bir çocuk kedi olarak eve getirdiğim Kimyon ve Selçuk'un bana getirdiği Cino Bitter oldu. Bu arada Lungo'nun kardeşi Dingo, önce Pinokyo gibi aşağı sokakta yaşamaya başladı ve bir süre sonra hiç görülmemeye başlandı. Onu da besleyen birileri vardı ve onlara da sordum, bilmedikleri cevabını aldım ve maalesef hayatını kaybettiğini tahmin ediyorum..

2023: RONÎ, ZUZU

2023 yılının yeni teşrifleri de Coni'yi 2017'de bulduğum yer ile tam aynı yerde bulduğum ve onun gibi siyah-beyaz olan, bu yüzden ismini Coni ile benzer olarak Ronî koyduğum Ronî ve yine Selçuk'un bu sene getirdiği Zuzu sorumluluğuma girdi. Ronî şu an ortamın en küçüğü olarak etrafında rastladığı tüm kedilere bulaşan, kuduruk bir kedi olarak ve Zuzu da hayatında yaşadığı birkaç ortam değişikliğine rağmen zamanla çok iyi bir şekilde sosyalliğe alıştığı ve yeni "sokak & ev" yaşam tarzını çok sevdiğini gözlemlediğim şekilde devam ediyorlar.

9 Şubat 2024'te bu yazıyı yazarken son güncel durumda yaşadığım ev civarında yaşayan benim sorumluluğuma almayı seçtiğim kediler 9 adet. Ve bu kediler kendi istekleriyle aynı zamanda sokağımda da yaşıyorlar. Bunun haricinde evimi benden çok kullanan Fırat ve Tarçın başta olmak üzere aynı zamanda istedikleri zamanlarda ev kedisi gibi içeride takılan, sayısı belirsiz ama çok da olmayan mahallemin kedileri var. Ben her gün evimin merdivenlerine mama koyuyorum ve bu iki kedi grubunun toplamı olarak, kadrosu da sürekli değişmekle beraber (mahallemin kedileri her gün düzenli uğramıyor ve dönüşümlü olarak çeşitli kediler uğruyor) gözlemlerime göre, tahmini olarak, sirkülasyon hâlinde ortalama her gün 15-20 kedi benden mama yiyor diyebilirim.

***

İşte hikâyemiz bu şekilde ilerlemekte.

Yakınen hayvan bakımı kültürüm 2017'de Coni ile başladı. 2020'de ise ne Coni'nin hikayesi bitti ne de diğer hayvanlarla hikayelerim.

Tam da bu iletişimlerden öğrenip, söylediğim bir cümle var: "Yaşama ne kadar yakın olursanız, ölüme de o kadar yakın olursunuz."

Ursula Le Guin'in öyküleri ve sokakta yaşayan hayvanlara, sokağıma daha yakından bakmak bana doğumları ve ölümleri kabullenmeyi öğretti. Karşılaşmalara gözümü daha çok açtığımda vedalaşabilmeleri de çok daha iyi öğrenmeye başladım. Yaşadığım yerin çevresinde alışılmamış sayıda sokakta yaşayan kedi olduğunu farkedip, onların 'acaba yaşamımı yaşanılmaz kılacak koşullara düşer miyim?' sorusunun cevabını tam bilmeden, henüz deneyimlememişken, etik olan bilinmeze adım atma cesaretini gösterdikten sonra evrene/yaşama yabancılaşmayı biraz daha aştım, kendimi konforlu bir alana sabitlemeye çalışmaktansa sabit olmadığını kabullendiğim, doğumların-ölümlerin olduğu bir yaşamın içine daldım. Yaşamın, evrenin gidişatı bu hareketlilik, bu akışkanlıktı. Eğer ölümsüzlük bulunsaydı, hiçbir doğum da olmamaya başlardı.

"(...) Ancak ölümlü olan yeni bir hayata gebedir Arren. Ancak ölümde yeniden doğum vardır. Denge bir durgunluk değildir. Harekettir - ebedi bir oluştur.(...)" (Ursula Le Guin - En Uzak Sahil / Yerdeniz III)

Tüm bu öğrendiklerimi, bu hislerimi "Kedi" adlı parçamda içime çok sinen bir şekilde toparlayıp, ifade edebilmiş olmamdan ötürü de çok mutluyum.


Bora Şahinkara
9-11.02.2024
Düzenleme: 07.03.2024


7 Şubat 2024 Çarşamba

Etikten Vazgeçmeden Sorumluluğun Yükünü Yönetmek

Alsancak çimlerde yürüyorken bir kediye zarar vermeye çalışan birini görsek onu derhâl engellemeye çalışacakken, sahil kenarı boyunca oltalarıyla balık avlayanları neden engellemeye çalışmıyoruz -bu çok normalmiş gibi-, diye sorgulamıştı bir arkadaşım. Acaba biz etik konusunda kendimizi olduğumuzdan daha iyi sanan ikiyüzlüler miyiz, anlamında sorguluyordu.

İçgüdüsel olarak kendimize fiziksel olarak daha benzeyen canlılarla daha güçlü duygusal empati kurarız. Kedi, köpek gibi bir canlıya zarar verilecek olsa bunun bize olacak bedelini çok düşünmeden engelleme (veya hayvan adına savunma, bir nevi vekaleten özsavunma) eylemine girişecekken yürüyüş yolumuzda toplumsal yaşamda son derece yabancılaşılmış, kabul görmüş ve kanıksanmış bir eylem olarak, çok sayıda insanı her gün düzenli olarak balık avlarken gördüğümüzde yapılan öldürme girişimi ve katliamların farkında olsak da bir önceki örnekteki gibi duygu yoğunluğu ile bunu durdurma girişimini önleyen şeyin öncelikle bize daha az benzeyen bir tür olmasının bizde daha az duygusal etki bırakıyor olması olduğunu düşünüyorum. Duygu azaldığında daha da yükselen akılcı düşünme becerimiz ise bu denli kanıksanmış bir rutin olarak öldürülmeleri konusunun anlık bir çıldırışın doğrudan eylemi ile kendimize bedel ödeterek yapacağımız radikal bir engelleme girişiminin tüm türler için daha özgür bir dünya adına yeterince iyi bir fikir olmayabileceğini düşünüyor olabilir.

Elbette ki yüzümüzü kapatmak, kolluk kuvvetlerini ömrümüzün geri kalanı boyunca atlatabilmek gibi gerekli önlemleri almış bir şekilde bir eylem planlayabiliyorsak bir balığın hayatını kurtarmak bile bir balığın hayatını kurtarır ve de bu eylemin bilgisi duyurulabildiği ölçüde başkalarına da ilham olabilir.

Peki Alsancak çimlerde dolanmakta olan bizler, yeterince çabaladığımızda bunu organize etmeye muktedir isek ve bunun için çaba göstermiyorsak yeterince etik miyizdir?

Hayatta etik olarak kalmaya çabaladığımız sürece yaşadığımız her saniye (hayatta kalışımız) daha etik bir dünya için kazanım olacaktır diye düşünürüm. Hayatta kalışımızı sağlıklı bir şekilde sürdürmek için (ve sadece yapmamız gerekeni yaparak yaşamaya çabaladığımızdan ötürü daha etik bir dünyaya kazanım olabilmek için) bir 'denge'yi sürdürmenin de hep yolunu-yöntemlerini düşünerek, oturtmaya çalışarak devam etmemiz gerekir.

Kendimizi gerçekleştirme yönünde sonuna kadar çabalamanın, özgür bir dünya adına hayatta yapabileceğimiz en iyi toplumsal siyasetlerden biri; belki de birincisi olduğunu düşünürüm.

Kendimizi bu evrene ifade etmek adına neyi istediğimizi, kendimizi ifade etmek adına hangi türden bir hikâye yazmamız gerektiğini bulmayı başarmak, başarmamız gereken ilk büyük başarı belki de.

Bunu başardıktan sonra 'özgür ve etik olmaya çabalamak' arka planda çalışan basit ve büyük bir sorumluluğumuzken, ön planda da kendimizi gerçekleştirmek ve (etikten kopmadan ve tutkuyla) hikâyenin sürekli devamını merak etmek için buna odaklanmış; kendini gerçekleştirmiş OLMAMAYI hayal bile edemeyen türden bir inatla çaba içerisinde; olması gereken tüm koşulları hesap etmeyi ve oldurmayı öğrenmek, bu yoldan inatla ayrılmamak içinde bulunduğumuz modern dünya sisteminde çoğu zaman tumturaklı bir özgürlük mücadelesine de eşdeğer oluyor.

Sahaya çıkmış 11 kişilik bir futbol takımında en iyi ve en neşeyle oynayacağımız pozisyonu öğrendikten ve o pozisyonda sahaya çıkmayı başardıktan sonra artık gerisi kolektif olmayı becermesini umacağımız bir takım oyununa bağlıdır.

Kendi pozisyonumuzda kendimizi gerçekleştirmek konusunda Lionel Messi gibi de olsak, kolektif oynayamayan bir takım içinde hem bireysel yaşam sevinci ve ulaşma hakkımız olan özgürlüğümüz anlamında tutkumuz doğrultusunda potansiyelimiz kadar hikâyemizi yazamaz, öğrenemez ve bunu gerçekleştirememenin acısını yaşarız; hem de toplumsal özgürlük anlamında bir ilerleme, her canlının en temel olarak hak ettiği özgürlüklerin kazanımını değil sağlamayı; hayal bile edebilmeye toplum olarak uzak kalırız.

Yavaştan sözü sadede yaklaştırmaya başlamak gerekirse... Bizim kendimizi gerçekleştirebildiğimiz ve harika olduğumuz pozisyonlar elbette sınırlı olacaktır. Herkes kendini gerçekleştirmek için çabaladığında, o balıkları kurtarmak için yapılabilecek küçük veya büyük herhangi bir eylem veya sistematik uzun vadeli bir mücadele organizasyonunu veya başka türden çeşitli çabaları göstermeye daha muktedir insanlar kendiliğinden belirecektir. Onlar forvette iyi olabilir, biz defansta. Önemli olan hepimizi özgürleştirecek takım başarısını (kolektif yapabilme-edebilme gücünü -ki bunun başarısı bireysel yapabilme-edebilme gücünü de yükseltir-) elde edebilmek için onla iyi paslaşabilmek. Kendimizden her mevkide harika oynamayı beklememeliyiz. Beklentimiz ve bir çabamız da şu olabilir: Her mevkide yeterince insan olması için insanları etik bir dünya görüşü eşliğinde kendini ifade edişini gerçekleştirme çabasını ömrü boyunca sürdürmeye teşvik etmek, ilham olmak; kendilerini gerçekleştirmeleri için çabalamak ve saire... Bunu yapmak yerine, insanları buna teşvik etmek yerine tek başımıza her pozisyonda en iyisini yapmaya çabalamaya girişmemiz en etik ve en faydalı tercih değil. Sonuç olarak kedi-köpeğe şiddet olunca derhâl durdurmak için koşacakken, oltasını denize atmış insanlara bir şey yapmayan bizler; muhtemelen etik konusunda ikiyüzlü değiliz.

***

2010'lu yılların başlarında, 'tiki-taka' adıyla anılan kolektif futbol felsefesi konusunda Johann Cruyff'tan aldığı ilhamla takımını oynatan teknik direktör Joseph Guardiola'nın dönemindeki Barcelona futbol kulübü altın yıllarında belki de dünyanın ana akım futbol tarihinde gelmiş geçmiş en iyi takım futbolunu oynamıştı birkaç yıl. Bu yazıdaki analojiyi yapmamı sağlayan, belki de analitik düşünme becerimi geliştiren bir örnekti. "Kendini gerçekleştirme çabası" denilen şeyi bence kimse hafife almasın. Top sektirerek, çello çalarak, sokaktaki yürüyüşünüzle veya kendinizi gerçekleştirme tutkusuyla yaptığınız belki basit bir rutininizle bir şeylere ilham olabilirsiniz.


Bora Şahinkara
7 Şubat 2024 




19 Ocak 2024 Cuma

Şevin Tepe'nin Solo Diskografisi "Güzeller" ile Başladı

Kimilerinin Ahura Ritim Topluluğu'ndan da tanıyabileceği Şevin Tepe'nin solo diskografisi Z Müzik etiketi ile yayınlanan "Güzeller" türküsünün single'ı ile başlamış oldu. Gümüşhane yöresinden anonim bir eser olan "Güzeller", Şevin Tepe'nin parlak ve yumuşacık ses rengine çok yakışan sade ve yumuşak bir müzikal düzenleme içeriyor ve bize Şevin Tepe'nin sesini çok iyi bir yalınlıkla sunuyor. Şevin Tepe, bu çalışmasını Berfin Çelik'e ithaf etti.




Solist: Şevin Tepe
Aranjman: Mehmet Ali EDİS
Lavta, Keyboard, Ukulele: Mehmet Ali EDİS
Viyola, Keman: Şaban GÖLGE
Kayıt: Sinan DEMİRTAŞ 
Mix – Mastering: Ertan KESER 
Stüdyo: Alekka ​


5 Ocak 2024 Cuma

Bora Şahinkara: "Mülteci" - Şarkı Sözleri





MÜLTECİ
Söz-Müzik: Bora Şahinkara
Albüm: Coni (2023)

Bir yoldayız, gece uzun
Ayışığı bi' garip parlar
Karanlıkta deniz gibi
Gece gördüğüm tarlalar

Hesapsızca koştururken
Bir ses duydum yönüm değişti
Birileri hayatım sınırında
Hesaplara girişti

Aklımda bir şarkı
Yüreğime fısıldar:
"İyi geceler evim
Günaydın uzaklar"

Nereden bu yolculuk
Nereye değil
Savaştan geliyorum
Evime değil

Nereden bu yolculuk
Nereye değil
Geçmişten geliyorum
Geleceğe değil
Geçmişten geliyorum
Evime değil

Çantamda arkadaşımın
Çorabı kalmış turuncu
Yüreğimin ön cebinde
Bir koku burcu burcu

Biraz hızlı çıkmışız evden
Saçım bugün taranmamış
Yüzümün her bir yerinde
Umutsuzluk kalmış

Nereden bu yolculuk
Nereye değil
"Selam"dan geliyorum
Yüz çevirmelere
Nereden bu yolculuk
Nereye değil
Ötelerden geliyorum
Beriye Değil
Evimden geliyorum
Evime değil
Geçmişten geliyorum
Evime değil


Bora Şahinkara



Bora Şahinkara: "Bir Taşla İki Meşe" - Şarkı Sözleri





BİR TAŞLA İKİ MEŞE
Söz-Müzik: Bora Şahinkara
Albüm: Coni (2023)

Şişedeki mektuplarım
Uzak sahillere varır
Rüzgarları takip eden
Bulması gereken yere varır

Şişedeki notlarımız
Kıyılarınıza varır
Bulutları takip eden
Olması gereken yere varır

Biz bizi orada bulunca
Topraktan çıkar bir neşe
Buna bir torunsözü der ki
Bir taşla iki meşe

Yüzüne yakından baktıkça
Görürüm savaşın izlerini
Yıkaması çok zor lekeler bırakan
Beş bin yıllık geçmişimi

Işığım gözüne vurdukça
Görürüm kendi silüetimi
Yıkması çok zor kayalardan
Beş bin yıllık geçmişimi

Şişedeki mektuplarım
Uzak sahillere varır
Rüzgarları takip eden
Bulması gereken yere varır

Şişedeki notalarımız
Kıyılarınıza vurur
İçinin sesini iyi dinleyen
Müziğin geldiği yere varır

Biz bizi orada bulunca
Bir serçe söyler Piaf'tan
Buna bir torunsözü der ki
Reçel damlıyor ağzından

Yüzüne yakından baktıkça
Görürüm savaşın izlerini
Yıkaması çok zor lekeler bırakan
Beş bin yıllık geçmişimi

Işığım gözüne vurdukça
Görürüm kendi silüetimi
Yıkması çok zor kayalardan
Beş bin yıllık geçmişimi

Bora Şahinkara



Bora Şahinkara: "Kedi" - Şarkı Sözleri




KEDİ
Söz-Müzik: Bora Şahinkara
Albüm: Coni (2023)

Hangi rüzgar attı seni
Uçtun geldin elinde mi
Seslenmende buldum seni
Seçtin beni elimde mi

Sessizlikti senin dilin
Öğrenmeye mecbur elim
Bakışların nefeslerin
Artık benim anadilim

Islanmayı bilemezsin
Parmağın' suya sokmaz isen
Can can nedir bilemezsin
Durup canı dinlemezsen

Nasıl duyardım sesini
Sessizliği dinlemezsem
Nasıl görürdüm içini
Yavaşlayıp düşünmezsem

Diyalektik güller bitti
Bahçemde bir bülbül öttü
Başlangıçlar gelsin diye
Muhteşem bir final bitti

Islanmayı bilemezsin
Parmağın' suya sokmaz isen
Can can nedir bilemezsin
Durup canı dinlemezsen

Avucunda sıkamazsın
Sevgiyi bilmek istersen
"Merhaba"yı tadamazsın
Veda nedir öğrenmezsen

Yaşamdan haberdar ettin
Sonra da bir gece gittin
Veda nedir bilmez idim
Ölümü de sen öğrettin

Bora Şahinkara