Aşka, mutluluğa, tutkuya dair hepimiz düşünmüşüzdür. Fakat Spinozacı fikir dünyası ile ilk kez karşılaşacak olanların aşağıdaki metni okuduğunda öncelikle akıllarına düşündürücü bir çengel veya çengeller takılmasını ve önce bi' düşüncelere dalmasını isterim. Veya bir metro yolculuğunda veya tuvalette, hayatımızda sağlıklı bir oranda mevcut olmasına ihtiyacımız olan o derin, yavaş, güzel yalnızlık anlarında arada bir düşüncelere, hayallere dalmak... Sonrasında da belki Spinoza'ya ilgi duyarsınız. İlgi duyarsanız bence Etika'dan başlamayın. Çetin Balanuye'nin "Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor?" kitabı bence çok iyi bir başlangıç olabilir. Ve Spinoza hakkında sonra başka önemli kitaplara, yazılara doğru yol alacakken, Spinoza hakkında iyi podcast'ler, söyleşi kayıtlarından da faydalanmak; Spinozacı fikir dünyasının detaylarını her seferinde biraz daha iyi oturtmaya yardımcı olabilecek önemli yollardan bazıları olduğunu hatırlatmak isterim. Hele şehrinizde Spinoza üzerine etkinlik, yüz yüze konusunu açabileceğiniz birkaç arkadaşınız da olursa değmesinler keyfinize zaten.
*
Bora: Spinoza'ya göre özgür irade yoksa, sevinçli karşılaşma 'tercih'lerini nasıl yaparız?
Yapay Zeka:
Spinoza’ya göre bunu “özgürce seçmek” anlamında yapmayız; daha çok nedenleri anlayarak daha elverişli biçimde yönleniriz.
Temel ayrım şu:
1. Spinoza’da mutlak anlamda özgür irade yoktur.
İnsan, “istersem bunu istersem şunu seçerim” diye tamamen bağımsız bir irade merkezi değildir. Düşüncelerimiz, arzularımız, korkularımız, alışkanlıklarımız ve karşılaşmalarımız hep nedenler zinciri içinde oluşur.
2. Ama bu, pasif kukla olduğumuz anlamına gelmez.
Spinoza’nın derdi “ya tam özgürüz ya da tamamen çaresiziz” ikilemi değildir. Ona göre asıl mesele şu:
Bir şeyi neden yaptığını anlamadan mı yaşıyorsun,
yoksa seni etkileyen nedenleri giderek daha açık biçimde kavrayarak mı yaşıyorsun?
3. “Sevinçli karşılaşma” tercihi, özgür iradenin değil, aklın güçlenmesinin sonucudur.
Bir karşılaşma seni daha canlı, daha güçlü, daha üretken, daha berrak hale getiriyorsa bu Spinoza açısından “iyi”dir.
Seni daraltıyor, dağıtıyor, kederlendiriyor, kudretini azaltıyorsa “kötü”dür.
Bunu seçme biçimin şudur:
Deneyimlersin → etkilerini fark edersin → nedenlerini anlarsın → benzer olanlara yönelmeye, ters olanlardan uzak durmaya başlarsın.
Yani burada “tercih”, boşlukta verilen metafizik bir karar değil;
varlığını artıran şeyleri tanıma ve onlara daha zorunlu biçimde yönelme halidir.
4. Spinoza’da özgürlük = nedensizlik değil, anlama.
Onun özgürlük anlayışı modern günlük anlamdaki “canım ne isterse yaparım” değildir.
Daha çok şu anlama gelir:
tutkular tarafından oradan oraya savrulmamak,
neyin seni büyüttüğünü bilmek,
duygularının nedenlerini kavramak,
aklın rehberliğinde daha uygun ilişkiler kurmak.
Bu yüzden sevinçli karşılaşmaları “özgür iradeyle seçmeyiz”;
kendimizi ve etkilenme tarzımızı daha iyi bildikçe onlara doğal olarak daha çok yöneliriz.
Bir formülle söylersek:
Özgür irade yok
ama
daha az edilgen, daha çok etkin yaşama imkânı var.
Spinoza için olgunlaşma tam da budur:
“İstediğimi seçen bağımsız ben” olmak değil,
beni gerçekten güçlendiren şeyleri anlayan bir varlık haline gelmek.
İstersen bunu bir sonraki adımda çok somut bir örnekle de açayım: aşk, dostluk, müzik üretimi ya da toksik ilişki üzerinden.
*
Bora:
1- Evet, şu 4 konu üzerinden; Aşk, dostluk, müzik üretimi ve toksik ilişki üzerinden birer somut örnekle açmanı isterim.
2- Spinozacı bir bakış açısıyla yaşayan biri 'tutkular tarafından oradan oraya savrulmuyor' ise, tutkusuz, dopaminsiz,'yüksek heyecan' anları olmadan mı yaşıyor? Yani Türkçe argosundaki tabir ile 'ot gibi' mi yaşıyor?
Yapay Zeka:
Dört somut örnek
Spinoza açısından ana ölçü şu:
Bir karşılaşma senin etkinlik gücünü artırıyorsa sevinçlidir; azaltıyorsa kederlidir.
Bu yüzden mesele “bunu istedim / bunu istemedim” değil, “bu ilişki ve karşılaşma bende ne yaptı?” sorusudur.
Aşk
Birine âşık oldun diyelim. Onunla karşılaşınca zihnin açılıyor, üretkenliğin artıyor, bedenin rahatlıyor, dünyayı daha geniş duyumsuyorsun. Bu, Spinoza açısından sevinçli bir karşılaşma olabilir. Ama aynı aşk, o kişi mesaj atmadığında seni felç ediyor, bütün gününü kuşku, kıskançlık, takıntı ve aşağılanma korkusu kaplıyorsa, artık o karşılaşma kudret artırmaktan çok seni edilgin hale getiriyordur.
Spinozacı kişi burada “Ben onu özgürce seçiyorum” demez. Şunu der:
“Bu ilişki bende hangi etkileri üretiyor? Beni daha gerçek, daha güçlü, daha açık biri mi yapıyor; yoksa bağımlı, korkulu, daralmış biri mi?”
Buna göre ilişkiye kör tutkuyla değil, etkilerini anlayarak yön verir.
Dostluk
Bir dostla görüşüyorsun; sohbetten sonra zihnin toparlanıyor, düşüncelerin keskinleşiyor, kendini daha sahici hissediyorsun. O kişi senin varoluş kudretini artırıyor. Spinoza için iyi dostluk budur.
Buna karşılık bazı arkadaşlıklar vardır: Her buluşma sonrası içinden enerji çekilmiş gibi olursun; sürekli küçük düşürülürsün, kıyaslanırsın, gerginleşirsin. Buna rağmen alışkanlık yüzünden sürdürürsün. Spinozacı bakış burada “sadakat adına katlanmak” yerine, bu ilişkinin fiilî etkisine bakar. Dostluk, adı dostluk diye iyi değildir; seni büyütüyorsa iyidir.
Müzik üretimi
Bir beste yaparken bazen çok güçlü bir akış yakalarsın. Zihnin, kulağın, bedenin, tekniğin sanki aynı yöne çalışır. Bu, Spinoza’ya göre edilgin bir sarhoşluk değil, yüksek bir etkinlik hali olabilir. Çünkü orada gücün artıyordur.
Ama başka zaman da vardır: Sürekli başkalarına benzeme baskısı, beğenilmeme korkusu, algoritma kaygısı, kıyas ve onay ihtiyacı yüzünden üretirsin. Dışarıdan yine “müzik yapıyorsun” görünürsün ama içerideki neden kederlidir. Üretim seni genişletmiyor, sıkıştırıyordur.
Spinozacı ölçü şu olur: “Bu müzik pratiği bende açıklık, kuvvet, düzen, yoğunluk ve sahicilik mi doğuruyor; yoksa sadece bağımlı bir hırs mı üretiyor?”
Toksik ilişki
En tipik örnek burada çıkar. Biri seni çok yoğun heyecanlandırır: aşırı tutku, belirsizlik, kıskançlık, özlem, korku, kopuş, geri dönüş… Dışarıdan bakınca “çok büyük aşk” gibi görünür. Ama sen gittikçe daha bağımlı, daha dağınık, daha korkulu, daha takıntılı hale gelirsin.
Spinoza burada çok net olurdu: Yoğunluk ile iyilik aynı şey değildir.
Bir şey çok şiddetli yaşanıyor diye seni güçlendiriyor sayılmaz. Hatta çoğu zaman tam tersi olur: seni kendi merkezinden koparır, edilginleştirir.
Bu yüzden toksik ilişki, “çok hissettirdiği” için değerli değildir. Seni güçsüzleştiriyorsa, Spinoza açısından kötü karşılaşmadır.
“Tutkular tarafından savrulmamak” = “ot gibi yaşamak” mı?
Hayır. Tam tersine, Spinoza’da bu daha canlı, daha yoğun, ama daha berrak bir yaşamdır.
Burada çok önemli bir ayrım var:
Spinoza tutkulara karşı değil; tutkuların seni körce yönetmesine karşı.
Yani mesele şu değil:
“Heyecan duymayacaksın, coşmayacaksın, arzu etmeyeceksin, yükselmeyeceksin.”
Mesele şu:
“Bunlar seni esir mi alıyor, yoksa sen bunların nedenlerini anlayıp daha etkin bir yaşama mı dönüştürüyorsun?”
Türkçe argodaki anlamıyla “ot gibi yaşamak”, sönük, cansız, düşük yoğunluklu, isteksiz yaşamaktır.
Spinoza ise tam tersini ister: conatus, yani varlığın kendini sürdürme ve artırma çabası. Bu oldukça dinamik bir fikirdir. İnsan yaşamak, düşünmek, bağ kurmak, üretmek, sevinmek ister. Sorun yoğunluk değil; yoğunluğun seni edilgin kılmasıdır.
Şöyle ayırabiliriz:
Edilgin yüksek heyecan:
Takıntı, kıskançlık, panik, bağımlılık, kontrol edemediğin coşma-çökme döngüsü.
Bu çok “canlı” hissettirebilir ama aslında seni sürüklüyordur.
Etkin yoğunluk:
Derin sevinç, yaratıcı coşku, sağlam aşk, dostlukta açıklık, üretimde akış, düşüncede berraklık.
Bu da çok yoğun olabilir, hatta bazen daha da yoğun olur; ama seni dağıtmaz, toplar.
Spinoza’nın istediği ikinci türdür.
Bir benzetmeyle:
Bir insanın çok sarhoş olup bağırması da yoğun bir haldir.
Bir müzisyenin sahnede çok derin bir konsantrasyon ve coşkuyla çalması da yoğun bir haldir.
İkisi aynı yoğunluk değildir. İlki savrulmadır, ikincisi etkinliktir.
